Çengelköy, Istanbul

SIRA DIŞI BİR GÜN

Gözlerimi açtığımda pırıl pırıl bir güne uyandığımı anladım. Yatakta sağdan sola dönerek, eşime “günaydın” demeye hazırlanırken kapı zili çaldı. “Bu saatte kim geldi ?” diye birbirimize bakarken, telefon da çalmaya başladı. Birimiz kapıya, diğerimiz telefona koştu.

10 dakika sonra evde deliler gibi koşturuyorduk. Daha yüzümüzü yıkamaya bile fırsat bulamadan, etrafı topluyor, terası yıkıyor, ne ikram edebiliriz diye buzdolabını karıştırıyor, sobanın ateşini canlandırmaya çalışıyorduk.

Kapıyı çalan, süt getiren komşumuz olduğundan hemen olay sonuçlanmıştı ama telefon; telefon birazdan bize kahvaltıya gelmek istediğini söyleyen, -evimiz yapılırken bize çok yardımcı olan- köydeki taş ocağını işleten bir dostumuzdan geliyordu.

Bir kere daha anladım ki Kozak’ta işler İstanbul’daki gibi yürümüyordu. Randevu denilen kavramın buralarda bir anlamı yoktu. Hatta zaman ve saat kavramı bile yoktu. Gönderdikleri düğün davetiyelerinde “hafta sonu düğünümüz var” diye yazması gibi, geniş zamanda yaşanıyordu her şey. “Bize de bekleriz” sözünün karşılığı, karşınızdaki insanın ne zaman müsait olduğuna göre işliyordu. sizin müsaitliğinizin önemi yoktu. Gereksiz her şey ile ilgili telefonda konuşmalarına rağmen, asıl telefon açılması gerekli durumlarda, nedense böyle bir haberleşme aracının olduğunu unutuyorlardı.

Allah’tan bu sefer şanslıydık, en azından durumdan yarım saat evvel haberdar olabilmiştik !

Eşi ve çocuğu ile birlikte gelen dostumuzla güzel bir kahvaltı yaptık. Havanın da çok güzel olmasından yararlanarak arazide yürüyüş ve içilen kahvelerin ardından 14:30 gibi misafirlerimizi uğurladık.

Ortalığı toplayıp, bu işin altından pratiğimiz sayesinde başarıyla kalktığımızı konuşup, birer kahve daha alıp, bir film seyretmek üzere koltuklarımıza kurulduk. Tom Cruise ve Cameron Diaz’ın oynadığı “Knight and day” isimli filmi izlemeye başladık. Tam film de “çok saçma gelişiyor” diye, güne dair espriler yaparken, kapı tekrar çaldı.

Diafonda bir saat önce uğurladığımız misafirlerimizin sesi vardı. Onlar bahçe kapısından eve kadar olan 350 metrelik yolu aşarken, biz “acaba ne unuttular?” sorusuna cevap aradık.

Biraz sonra hep beraber terasta oturup sohbet ederken, sorunun cevabının ” hiç bir şey” olduğunu ama konuşmalarından çıkarttığımıza göre, birazdan bir arkadaşları ile buluşacaklarını öğrendik.

Bu sefer de, eşimle ara sıra karşılaşan gözlerimizle ” acaba neden bizim evde buluşuyorlar?” sorusuna cevap ararken bulduk kendimizi. Sorunun cevabını biz bulamadık, Onlar da bize yardımcı olmadılar bu konuda. Çaresiz her şey normalmiş gibi sohbete devam ettik, anlaşılan yaşayarak görecektik olacakları.

Birazdan kapı zili tekrar çaldı. Tarafımızdan açılan kapı, misafirlerimizin (biraz önceki sohbetten öğrenebildiğimiz kadarı ile) gezmeyi çok seven, her ikisi de öğretmen olan, arkadaşlarını bize kavuşturdu.

Gelen çift son derece konuşkan, kültürlü, hoş sohbetti. Evimizi gezdiler, karavanımıza baktılar, plaklarımızı gözden geçirdiler, bu arada tekrar demlediğimiz çaylar içildi, zaman uzayınca bira ikramlarına sıra geldi, daha önceki misafirlerimizin çocuğu uyudu, çocuk uyandığında yine bizde olduğunu fark etti, biz bir paketten fazla sigara içtik, sigara içmeyen öğretmen çifti rahatsız etmesin diye evi havalandırdık ve böylece saatler akıp gitti.

Sonunda misafirimizin, bize misafir davet ettiğini geç de olsa anladık…

Karanlıkta evden uzaklaşan iki arabanın arkasından bakarken,

“İşte buna tam da sıra dışı bir gün denmez de ne denir” diye düşünürken yakaladım kendimi.

Böyle bir şeyi, Kozaktan başka, dünyanın hiç bir yerinde yaşayamayacağımızı konuşup gülmeye başladık…………

İlgili Yazılar

Yorumlar (5)

Medeniyet bazen displinle sizi yönetir bazen farkına varmadan sizi esir alır(randevu ile el mecbur bazı yaptırımlarıyla) oysa kırsalın kültüründe hep bir kucaklaşma buluşma döngüsü vardır.Bu insanların kapıları herdaim açık olduğu için eşin dostunda kapılarının doğal onlar için açık olacağını varsayarlar. Hikayenizde size garip gelen olaylarla büyüdük ,sokaklarda sıcak ekmek kokusu alır almaz soluğu ekmek yapan komşuların tandırında alır ve nasiplenirdik,var yok kavramı asla düşünülmezdi eğer o tandır yanıyorsa mutlaka size otlu,peynirli,,patatesli bir lokma bazlama verilirdi ,belki aileleriniz birbirini sevmez dargın olailirdi ama çocukların o duyguları büyükler tarafından körlenir sizin yanınızda dedikodu yapılmazdı .Zavallı anacığımı hatırlattınız bana (kendisi köyümüzden büyük bir kasabada tahrirat katibi kızı olmakla nam salmış babacığımın evien teşrif etmişlerdi, danışman köyde kadınlara kanaat önederi bir hatun idi )Hikayenizdeki anlattığını bu geliş gidişlere uzun zaman alışamamış ”NE BU ÇAT KAPI ”diye sızlandığını duyar gibi oldum.Ama yaşlılığında gözleri hep kapının eşiğinde idi o çat kapı gelenleri gözlerdi ama nafile devir değişmiş artık o çat kapı gelenler ebedi aleme göçmüşlerdi arada bir öldüklerini unutur bana sorardı şu komşu bu komşu nasıl nerde epey oldu gelmediler!!!! .. Ama şu an 60’ından sonra özlüyorum o günleri ve o güzel insanları her ne kadar teklifsiz habersiz gelselerde kötü günlerde iyi günlerde hep vardılar ve size güç verirlerdi…..
SEVGİ VE SAĞLIKLA KALINIZ.

Yazdıklarınız ders niteliğinde. Sanırım şimdilik, sizin de anlattığınız gibi, annenizin ilk günlerde yaşadıklarına benziyor duygularım. Daha çok yeniyiz buralarda, bazı şeyleri yadırgamamız çok doğal. Sevgiyle kalın.

Mutluluğunuzun daim ve sağlığınızın yerinde olması dileklerimle….

Izole olarak basladigim ikinci günüme, bilgisayarıma gelen yeni yazi bildirimi ile kendimi blogunuzu okurken buldum Gonul Ablacim…
Ve sabah sabah okurkende bir an gozumun önüne sizin ve Hurol Abi’nin meraklı bakislari geldi “hayırdır insallah” der gibi 🙂
Mutlu ve güzel günler geçirmeniz dileğiyle, sevgiler….

Yorum Yaz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.